Tüm bu maddelerin yanında benim asıl üzerinde durduğum konu, yeraltı sularının nasıl yönetileceği. Çünkü Türkiye’de yaşanan kuraklığın temel nedenlerinden birinin, yeraltı sularının verimli ve planlı şekilde yönetilememesi olduğunu düşünüyorum.
Barajların kuruması bir anda ortaya çıkan bir durum değil; aksine bunun arkasında yıllar içinde aşırı çekimle zayıflayan yeraltı suyu seviyeleri var. Yağan yağmur, toprak yeterince suya doygun olmadığı için yüzey akışına dönüşmeden yeraltına sızıyor ve bu su doğrudan barajlara ulaşamıyor. Bu nedenle barajlar beklenen hızda dolmuyor. Zaten barajlar bir kova gibi kısa sürede dolabilecek yapılar değil; büyük ölçüde yeraltı suyu dengesiyle beslenen sistemler.
Peki Su Kanunu yeraltı sularının yönetimini nasıl verimli kılacak, ruhsatlandırmadan ölçüm ve izlemeye kadar hangi somut mekanizmalarla aşırı çekimi sınırlandırarak yeraltı suyu dengesini yeniden kurmayı hedefleyecek? Cevaplayalım:
Su Kanunu Yeraltı Sularının Yönetiminde Ne Kadar Etkili Olacak?
Türkiye’de su kullanım oranları sektörlere ayrılınca Tarımsal sulama %77 oranla lider konumda yer alıyor. Devamında İçme ve Kullanma Suyu %12, Endüstriyel Kullanım (OSB) %11 olarak karşımıza çıkıyor. Yani suyun çoğunluğu tarla ve sera sulamasında kullanılıyor.
Tarımsal sulama neredeyse tatlı su kaynaklarının çoğunu tüketiyor. Özellikle iklim şartları göz önünde bulundurulduğunda bu büyük bir israf. Bu sulamada büyük pay; vahşi sulama veya verimsiz yüzey sulama, açık kanallarda kaçak ve buharlaşma kayıpları, yanlış sulama zamanı ve miktarı, suyu kıt havzalarda suya çok yüklenen ürün desenleri, yeraltı suyunda ölçüm ve denetim zayıflığında. Ayrıca yeraltı sularının kaçak artezyen ve kuyular ile kontrolsüz şekilde kullanılması kuraklık ve su stresinin en büyük nedenlerinden biri.
Hatta 19 Aralık’ta Dünya Kooperatifçilik Günü kapsamında İzmir’de düzenlenen “İzmir Kooperatifçilik Buluşmaları”nda konuşan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay, kuraklık ve su krizinin artık plansız yönetilemeyeceğini vurgu yaparak DSİ’ye kaçak su kuyuları için çağrıda bulundu.
Tugay’ın konuşmasında en dikkat çeken kısım ise şuydu: “DSİ’den alınan verilere göre, İzmir’de ruhsatlı 94 bin civarı kuyu var yerden su çeken. Ancak bunun 4 katı kadar da kaçak kuyu var. Bu hepimizin yüzleşmesi gereken bir şey.”
Benzer şekilde Konya Kapalı Havzası’nda oluşan obrukların, çökmelerin ve yüzey yarıklarının da yeraltı sularının aşırı ve kontrolsüz kullanımından kaynaklandığı biliniyor. Bu ilişki, hem akademik çalışmalarda hem de sahadaki gözlemlere dayalı kurumsal açıklamalarda tekrar eden bir bulgu. (bknz: Spatial-temporal patterns of sinkhole development in the Konya Basin, Türkiye. Implications for susceptibility and time-variant hazard assessment), (bknz: Ürünlü (Çumra-Konya) Çevresinde Yeraltısuyu Seviye Değişimleri ve Obruk Oluşumları)
Peki, Su Kanunu bu konuda nasıl bir önlem alacak? Taslakta yeraltı suları dahil tüm su kaynaklarının tahsisinin havza bazında ve tek elden yapılacağı açıkça belirtiliyor. Bu, bireysel olarak açılan kuyu ve artezyenlerin “fiili kullanım” olmaktan çıkarılıp tahsisli bir hakka bağlanmasını amaçlıyor. Tahsis olmadan yapılan çekimler hukuken dayanıksız hale geliyor.
Kanun taslağının en kritik araçlarından biri su tahsis sicili. Hangi havzada, kim tarafından, hangi amaçla, ne kadar su kullanıldığı kayıt altına alınacak. Su bilgi sistemiyle bu veriler merkezi bir yapıda toplanacak. Bu yapı kurulmadan kaçak kuyuların görünür hale gelmesi mümkün olmadığı için, taslak bu noktayı özellikle vurguluyor.
Ayrıca taslakta, tapulu arazide çıkan suyun yalnızca zati ihtiyaç, içme-kullanma ve belirlenmiş tarımsal ihtiyaç sınırına kadar özel kullanımda kalabileceği ifade ediliyor. Bu sınırların üzerindeki kullanım “genel su” kapsamına giriyor ve devlet tasarrufuna tabi oluyor. Yani artezyen açılmış olsa bile, ihtiyaç fazlası çekim hukuken serbest sayılmıyor.
Yine taslakta açıkça, içme suyu ve stratejik kullanım hariç olmak üzere emniyetli yeraltı suyu işletme rezervinin üzerinde tahsis yapılamayacağı belirtiliyor. Bu ifade, özellikle Konya Kapalı Havzası gibi aşırı çekimin yaşandığı alanlarda yeni kuyu ve artezyen taleplerine hukuki set çekmek için konulmuş bir çerçeve.
Peki, tüm bunlar iyi, güzel hoş da yeraltı sularının tahsis şartlarına uygun kullanılıp kullanılmadığının denetimi nasıl yapılacak? Yani kaçak kuyu nasıl bulunacak!
Taslakta bu işi DSİ’nin üstleneceği ve sayaç, izleme ve veri temelli bir kontrol mekanizmasının olacağından bahsedilmiş. Ayrıca dört katmanlı bir tespit mekanizmasından bahsediliyor.
Taslakta kaçak kuyuların tespiti, sahada tek tek kuyu aramaktan çok kayıt, veri ve denetimin birlikte işletildiği bir sistem üzerinden tanımlanıyor. Su tahsis sicili ve su bilgi sistemiyle hangi havzada kime, hangi amaçla ve ne kadar su hakkı verildiği netleştirilirken, tahsisi olmayan ancak fiilen sulama yaptığı bilinen alanların görünür hale gelmesi hedefleniyor. Havza bazında hazırlanan su bütçeleri ile emniyetli yeraltı suyu işletme rezervi karşılaştırılarak kayıt dışı çekimlerin varlığı teknik olarak ortaya konuyor; denetim yetkisi DSİ’ye bırakılıyor ve sulanan alan büyüklüğü, ürün deseni ile elektrik tüketimi gibi dolaylı veriler üzerinden çapraz kontroller öngörülüyor.
Ancak taslakta sayaç zorunluluğu, anlık izleme altyapısı, ruhsatsız kuyuların kapatılması ve yaptırım sürecinin nasıl işleyeceği açık biçimde tanımlanmadığı için, bu mekanizmaların sahada ne ölçüde etkili olacağı büyük ölçüde ikincil mevzuata ve uygulama iradesine bırakılmış gibi.
Yani özetle, uygulanabilir bir sistem; ancak ne denli sürdürülebilir olur, ne kadar sürede etkili olur, orası muamma. Kesin olan tek şey, kritik ölçekte bir su krizi sorunu var ve her yıl bu kriz daha da derinleşiyor. Eğer doğru adımlar atılmazsa, su 10 yıl içerisinde ulaşılması zor bir lüks haline gelebilir.
O zaman vay halimize…