Tartışmalı İklim Kanunu Süreci ve COP31’e Doğru: Neredeyiz?

Nisan 2026 tarihinde Türkiye, tarihinin en önemli uluslararası çevre organizasyonlarından birine ev sahipliği yapacak. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı (COP31), Antalya’da düzenlenecek. Bu zirve, Türkiye’nin iklim diplomasisindeki rolü açısından büyük bir fırsat. Ancak ev sahibi olmak, sadece bir organizasyonu yönetmek değil, o konuda dünyaya örnek teşkil edecek somut adımlar atmayı da gerektiriyor.

Mevcut tabloyu incelediğimizde, Türkiye’nin iklim karnesinde çözüm bekleyen ciddi başlıklar var. Geçtiğimiz yıl yürürlüğe giren İklim Kanunu ve kömür kullanımındaki belirsizlikler, COP31 öncesi dikkat çeken unsurların başında geliyor.

İklim Kanunu’na Yönelik Eleştiriler

Meclisten geçen İklim Kanunu, kamuoyunda ve sivil toplum kuruluşlarında beklenen karşılığı bulmadı. Muhalefet partileri ve çevre örgütleri, bu düzenlemeyi bir “İklim Koruma Kanunu”ndan ziyade bir “Ticaret Yasası” olarak tanımlıyor.

Kanunun merkezinde “Emisyon Ticaret Sistemi (ETS)” ve “Karbon Kredisi” gibi piyasa mekanizmaları yer alıyor. Bu sistem, şirketlerin sera gazı emisyonlarını doğrudan azaltmalarını zorunlu kılmak yerine, emisyon haklarını satın almalarına veya denkleştirmelerine olanak tanıyor. Eleştirilerin odak noktası şu: Parası olan kirletici şirketler, “karbon kredisi” satın alarak faaliyetlerine aynen devam edebilecek. Bu durum, emisyon azaltımından çok, kirliliğin fiyatlandırılması anlamına geliyor.

Kömürde Avrupa’nın Gerisinde Kaldık

İklim krizinin en büyük faili olarak gösterilen kömür kullanımı konusunda Türkiye’nin duruşu ise oldukça düşündürücü. Avrupa genelinde 23 ülke, iklim krizine neden olan kömür kullanımını sonlandırma kararı aldı. Bu ülkelerden 10 tanesi şimdiden kömürle vedalaştı.

Ekosfer Derneği’nin verilerine göre Avrupa’da kömürden çıkış için resmi bir tarih belirlemeyen sadece dört ülke kaldı: Bosna Hersek, Polonya, Sırbistan ve Türkiye. Bilim insanları, sera gazı salımını azaltmak için öncelikle kömürden vazgeçilmesi gerektiğini vurguluyor. Ancak Türkiye’de hala kış aylarında konutlarda ısınma amaçlı yoğun kömür kullanımı devam ediyor ve enerji üretiminde kömürün payı yüksek seyrediyor. Avrupa’daki birçok ülke 2030’a kadar kömürü hayatından çıkaracağını taahhüt ederken, Türkiye’nin henüz resmi bir “kömürden çıkış tarihi” belirlememiş olması, Avrupa ülkeleriyle ayrıştığımız temel noktalardan birini oluşturuyor.

Emisyon Verileri Artış Eğiliminde

Hedefler ve taahhütler konuşulurken, TÜİK verileri sahadaki gerçek durumu ortaya koyuyor.

TÜİK’in açıkladığı son verilere göre, 2023 yılında toplam sera gazı emisyonu bir önceki yıla kıyasla %1,4 azalarak 552,2 milyon ton karbondioksit eşdeğeri olarak gerçekleşti. Kağıt üzerinde bir düşüş görülse de büyük resme baktığımızda durum ciddiyetini koruyor. Çünkü enerji sektörü, %71,6’lık payla hala emisyonların en büyük kaynağı. Daha da çarpıcı olanı; enerji sektörü emisyonları 1990 yılına göre %176,2 oranında artmış durumda.

Kişi başına düşen emisyon miktarı 2022’de 6,6 ton iken 2023’te 6,5 tona geriledi. Ancak bu rakam, 1990 yılındaki 4,1 tonluk seviyenin hala çok üzerinde. Yani “Net Sıfır” hedefine giden yolda, %1,4’lük cüzi düşüşler yeterli bir hız değil. Özellikle tarım sektörü emisyonlarının bir önceki yıla göre %0,3 artış göstermesi de tarım politikalarımızın iklim odaklı yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini işaret ediyor.

Yetersiz Tarım Bütçesi ve Kuraklık Riski

Konunun tarım boyutunda ise bütçe rakamları dikkat çekiyor. 2026 bütçe teklifinde tarıma yaklaşık 888,2 milyar lira kaynak ayrıldı. Devlet Su İşleri (DSİ) bütçesinin artırılması ve sulama yatırımlarına öncelik verilmesi, kuraklık riskine karşı olumlu bir adım. Ancak iklim krizi sadece bütçe artışıyla çözülebilecek bir sorun değil. Türkiye ciddi bir kuraklık ve su stresi riski ile karşı karşıya. İklim Kanunu’nda çiftçiyi doğrudan ilgilendiren, gıda güvenliğini garanti altına alan ve iklim değişikliğine uyumu hızlandıracak daha somut yaptırımlara ihtiyaç var.

Süreçteki önemli gelişmelerden biri de diplomatik kanatta yaşandı. Sıfır Atık Vakfı Başkanı Samed Ağırbaş, “COP31 Yüksek Düzeyli İklim Şampiyonu” olarak görevlendirildi. Bu görev, Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmak için hükümetler ile sivil toplum, iş dünyası ve şehirler arasında köprü kurmayı amaçlıyor. Ağırbaş’ın bu görevi üstlenmesi, sivil toplumun sürece dahil edilmesi adına değerli bir adım. Ancak İklim Kanunu hazırlanırken sivil toplumun görüşlerinin yeterince dikkate alınmadığı yönündeki eleştiriler hafızalarda tazeliğini koruyor. Dolayısıyla bu “şampiyonluk” unvanının hakkının verilebilmesi, sadece diplomatik görüşmelere değil, sivil toplumun ve bilimin sesinin karar alma mekanizmalarına ne kadar yansıtılacağına bağlı olacak.

Nisan ayında Antalya’da kurulacak o masaya oturduğumuzda, dünyaya hangi başarı hikayesini anlatacağız? Emisyonları her yıl düzenli olarak artan, kömürden vazgeçme konusunda bir tarih vermekten kaçınan ve iklimi bir ticaret kalemi olarak gören bir ülke profiliyle mi o masada yerimizi alacağız? Yoksa kalan kısıtlı zamanda, gelecek nesillere karşı sorumluluğumuzu hatırlayıp, ticari kaygıları bir kenara bırakarak gerçekçi bir yol haritası mı çizeceğiz? Ev sahibi olmak kolay, asıl mesele o evin hakkını verebilmekte. Sahi, biz COP31’e gerçekten hazır mıyız, yoksa sadece misafir mi ağırlayacağız?

Hüseyin Mert Acar

Gazeteci, Tarım Yazarı, Dijital Pazarlama ve SEO uzmanı olarak dünyadan ve yerelden; tarımsal üretim ve ziraat uygulamaları hakkında gündeme dair içerikler üretiyorum.
Abone
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle