Gıda Güvenliği Göz Ardı Edilemez, Kriz Kapıda!

Gıda güvenliği konusunu “Ülkemizde gıda krizi var mı, yok mu?” sığlığına indirgemek, en hafif tabiriyle saçmalığın daniskasıdır.
Meseleye bu kadar dar bir pencereden bakmak, yaklaşan tsunamiyi görüp “bizim kıyıda hava güneşli” demekten farksız. Çünkü gıda güvenliği, sadece market raflarındaki etiket fiyatı veya Türkiye’nin yerel sorunu değildir; bu, insanlığın hayatta kalma sınavıdır.
Açık konuşalım; başınızı sokacak bir çatınız olmasa da bir şekilde yaşarsınız, ama mideniz boşsa medeniyet biter. İnsanoğlunun yaşamını sürdürebilmesi için tartışmasız tek şart gıdadır. Ancak manzara ortada: Küresel ölçekte bir gıda krizinin tam göbeğindeyiz.
Türkiye dahil 100’den fazla ülke, ihracat yaparken bir yandan da milyarlarca ton gıda ithal ediyor. Bu tablo, dünya üzerindeki hemen hemen tüm ülkelerin küresel tedarik zincirlerine nasıl göbekten bağlı olduğunun kanıtıdır. Fakat o güvendiğimiz zincirler, Covid-19’dan beri pas tuttu, kopma noktasına geldi.
Dünyanın tahıl ambarı Ukrayna’nın Rusya tarafından tam kapsamlı işgali, Ortadoğu’yu yangın yerine çeviren savaşlar, İsrail’in Filistin’deki işgali, İran’daki iç karışıklıklar… Listeyi uzatmak mümkün. ABD’nin Venezuela’da uluslararası hukuku ayaklar altına alarak işlediği suçlar ve Atlantik’te Rus petrol tankerlerine “korsanvari” bir tavırla el koyması, tuzun koktuğu yerdir. Gücü elinde bulunduranların hukuku değil, orman kanunlarını işlettiği bir dünyadayız.
Hatırlarsınız, geçtiğimiz günlerde Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda Kanada Başbakanı Mark Carney’in yaptığı konuşma kulaklarda çınladı. Carney, malumun ilanı niteliğindeki o konuşmasında, ABD başta olmak üzere süper güçlerin uluslararası hukuku hiçe sayarak sadece kendi çıkarlarını gözettiğini itiraf etti. Küresel ölçekte liberal demokrasinin çöktüğünü, tedarik zincirlerine güvenin yerle yeksan olduğunu vurguladı. Bu, o yüksek kürsülerden yapılan bir “dünyanın sonu” ifşasıydı adeta.
Tam da bu noktada, Financial Times’tan Susannah Savage’in “Why the world has started stockpiling food again” (Dünya neden yeniden gıda stoklamaya başladı?) başlıklı makalesi, yaklaşan fırtınanın habercisi. Yazıda dikkat çeken en çarpıcı detay, gıda stokçuluğunun artık bir devlet politikası haline gelmesi. Hububat, tahıl, yağ, tohum ve gübre için milyarlarca dolarlık bütçeler ayrılıyor. Özellikle Kuzey Avrupa’da; Norveç, İsveç ve Finlandiya gibi Baltık ülkelerinde bu konuda adeta seferberlik ilan edilmiş durumda. Brezilya, Endonezya, Hindistan ve Çin gibi devler çoktan ambarlarını doldurmaya başladı.
Rusya ve ABD’nin küresel ekonomiyi darboğaza iten şımarık tavırları, kriz anında piyasalara güvenilemeyeceğinin kanıtıdır. Artık gıda, tıpkı enerji gibi, hatta ondan daha stratejik bir varlık.
Peki Diğer Ülkeler Gıda Stoku Yapıp Strateji Geliştirirken Türkiye Ne Yapıyor?
Acı ama gerçek: Beton ve turizm sevdamız, boğazımızın önüne geçti. 2026 yılı tarımsal destekleme bütçesinin yetersizliği bir yana, enflasyon karşısında eriyip giden rakamlar çiftçiyi toprağa küstürdü. Turizm ve inşaata ayrılan bütçenin tarımdan katbekat fazla olması, önceliklerimizin ne kadar çarpık olduğunu gösteriyor.
Rakamlar yalan söylemez. TÜİK’in 2025 yılı Bitkisel Üretim İstatistikleri, tehlike çanlarının ne kadar yüksek sesle çaldığını yüzümüze vuruyor. Tahıl, sebze ve meyve üretiminde 2024’e kıyasla yaşanan %11,5’lik azalma, basit bir istatistik değil, bir çöküştür.
Üstüne 2024-2025 yıllarında yaşanan zirai don vakaları ve iklim değişikliği kaynaklı kuraklık eklenince tablo daha da kararıyor. Göllerimiz, barajlarımız kuruyor, nehirlerimiz kritik eşiğin altında can çekişiyor; tarladaki ürün susuzluktan kavrulup yok oluyor.
Son iki yılda çok şey kaybettik ve gıda güvencemiz pamuk ipliğine bağlı hale geldi. Her ne kadar Acil Durum Eylem planları oluştursak da biraz geç kalınmış gibi… Dolayısıyla The Economist’in Küresel Gıda Güvenliği Endeksi’ne baktığımızda Türkiye’nin 113 ülke arasında 48. sırada olması, kimseyi şaşırtmamalı.
Yarın öbür gün, Rusya ve destekçileri ile Batı arasında çıkacak olası bir sıcak çatışmada, Türkiye’nin jeopolitik konumu ve ithalata bağımlılığı, halkın bir somun ekmeğe ulaşmasını bile imkansız hale getirebilir.
Piyasalara duyulan güvenin erozyona uğradığı bu günlerde, özellikle 2027 ve sonrası için küresel ekonominin “bağlayıcılığına” güvenmek intihar olur. Türkiye’nin acilen gıda sistemlerinde dayanıklılık oluşturması şart. Stratejik uyum ve müdahale planları sözde değil, masada olmalı. Çünkü gıda güvenliği göz ardı edilemez. Kriz kapıda!
