Su Kanunu Su Yönetiminde Ne Kadar Etkili Olacak?

Türkiye su zengini bir ülke değil; bunu özellikle son on yılda açık biçimde tecrübe ettik. Gerek günlük yaşamda gerekse tarımsal ölçekte su stresi, iklim değişikliğinin etkisiyle artık bir Türkiye gerçeği haline geldi. Özellikle 2025 yılında baraj doluluk oranları kritik seviyelere gerileyerek mevsim normallerinin belirgin şekilde altında seyretti; bu tablo birçok bölgede zorunlu su tasarrufu uygulamalarını beraberinde getirdi. Alınan önlemler, son kullanıcının mağduriyet yaşamasına ve suya erişimde kısıtlarla karşılaşmasına yol açtı. Ancak yağış rejimindeki düzensizlikler ile vatandaşın aşırı su kullanımı ve depolama eğilimi bir araya gelince, yapılan çalışmalar istenen verimliliği sağlayamadı.

Peki neden bu noktaya geldik, nerede yanlış yaptık? Bu soruya net ve tek bir yanıt vermek kolay değil. Çünkü su kıtlığı, birbirini besleyen ve eş zamanlı ilerleyen birçok faktörün ortak sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Türkiye’de 25 ayrı su havzası bulunuyor ve her bir havza kendi dinamikleri içinde farklı sorunlarla mücadele ediyor. Örneğin Büyük Menderes ve Ergene havzalarında kirlilik öne çıkarken, yarı kurak iklimin hakim olduğu Konya Kapalı Havzası’nda aşırı tarımsal sulama temel sorun olarak dikkat çekiyor. Özellikle Konya’da, tarımsal üretimde yeraltı sularının aşırı ve kontrolsüz biçimde kullanılması, yalnızca su rezervlerini azaltmakla kalmadı; aynı zamanda toprak dengesini bozarak tarım arazilerinde 300’ün üzerinde devasa obruğun oluşmasına neden oldu.

Su krizinin en çok yaşandığı İzmir’de ise tablo oldukça kritik. Gördes ve Balçova barajları tamamen kururken, İzmir’in su ihtiyacının büyük ölçüde karşılayan Tahtalı Barajı sadece 1 ay içerisinde %1 doluluk oranından %0.26’ya kadar geriledi.

Ayrıca su kriziyle yüzleşen sadece barajlar değil Türkiye’nin birçok ilindeki göller; Eğirdir, Beyşehir, Akşehir, Eber, Bafa, Burdur, İznik, Seyfe ve Sapanca başta olmak üzere kuraklığın pençesinde!

Tarım ve Orman Bakanlığı ile DSİ çeşitli eylem planlarını duyursa da mevcut göstergeler tabloyu iyimser kılmıyor. Finish Su Endeksi verilerine göre 2022 Haziran ayından bu yana Türkiye’nin tatlı su varlığında kesintisiz bir gerileme dikkat çekiyor; endeks 2022 Haziran’ında yüzde 91,43 seviyesindeyken 2023 Eylül’ünde yüzde 85,58’e düştü ve 2025 sonu itibarıyla da 85 puan bandında seyrediyor. Bu düşüş, Türkiye İstatistik Kurumu Su ve Atıksu İstatistikleri ile de örtüşüyor; 2022’de 19,2 milyar m3 olan toplam su çekimi 2024’te 20,3 milyar m3’e yükselirken, çekilen suyun yalnızca yüzde 45,4’ünün tatlı su kaynaklarından sağlanması, artan kullanım baskısına karşın tatlı su rezervlerinin giderek zorlandığını ortaya koyuyor.

Bu veriler ışığında su yönetimine ilişkin tartışmalar sürerken, gözler yasal zemine çevriliyor. Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, yeni Su Kanunu’nun 2026 yılında yasalaşmasının hedeflendiğini açıkladı. Türkiye’de Yeraltı Suları Kanunu ve DSİ’ye ait çeşitli yönetmelikler yürürlükte olsa da, suları bütüncül biçimde ele alan “Sular Hakkında Kanun” en son 1926 yılında çıkarıldı. 2011 yılında hazırlanan Su Kanunu taslağı ise aradan geçen 13 yıla rağmen yasalaştırılamadı. Buna karşılık Ulusal Su Kurulu, 29 Kasım 2023’te Cumhurbaşkanı kararıyla kuruldu ve Kurulun çalışma esaslarını düzenleyen yönetmelik yürürlüğe girdi. Bu tablo, Su Kanunu’nun 2026 hedefinin neden dikkatle izlenmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Peki, Bakan Yumaklı tarafından duyurulan ve 2026’da yasalaşması öngörülen Su kanunu nedir, neleri kapsar, su yönetiminde ne kadar etkili olacak? İnceleyelim.

Su Kanunu Nedir?

Su kanunu öncelikli olarak su yönetiminin kurumlar arasındaki çakışmanın giderilmesini amaçlıyor; su kaynaklarının miktar ve kalite açısından tek elden, havza esaslı ve bütüncül bir yaklaşımla yönetilmesini, tahsislerin merkezi bir sistemle yapılmasını, suyun hukuki niteliğinin netleştirilmesini ve planlama, izleme ile denetim süreçlerinin kanuni bir çerçeveye oturtulmasını hedefliyor.

Su Kanunu’nun Öne Çıkan Maddeleri

Su Kanunu’nun öne çıkan maddeleri şunlardır:

  • Su kaynaklarının korunması, geliştirilmesi ve iyileştirilmesi

  • İhtiyaç önceliklerine uygun olarak sürdürülebilir bir şekilde kullanımının sağlanması

  • Su yönetiminde yetki çakışmasının giderilmesi

  • Suyun tek elden havza esasında miktar ve kalite bakımından bütüncül yönetilmesi

  • Suyun tasarruflu ve verimli kullanılması

  • Havza, taşkın ve kuraklık yönetim planlarının hazırlanması ve uygulanmasının kanuni çerçeveye alınması

  • Suyun hukuki niteliğinin çözüme kavuşturulması

  • Tahsislerin tek elden yapılması

  • AB Su müktesebatına uyumun sağlanması

Tüm bu maddelerin yanında benim asıl üzerinde durduğum konu, yeraltı sularının nasıl yönetileceği. Çünkü Türkiye’de yaşanan kuraklığın temel nedenlerinden birinin, yeraltı sularının verimli ve planlı şekilde yönetilememesi olduğunu düşünüyorum.

Barajların kuruması bir anda ortaya çıkan bir durum değil; aksine bunun arkasında yıllar içinde aşırı çekimle zayıflayan yeraltı suyu seviyeleri var. Yağan yağmur, toprak yeterince suya doygun olmadığı için yüzey akışına dönüşmeden yeraltına sızıyor ve bu su doğrudan barajlara ulaşamıyor. Bu nedenle barajlar beklenen hızda dolmuyor. Zaten barajlar bir kova gibi kısa sürede dolabilecek yapılar değil; büyük ölçüde yeraltı suyu dengesiyle beslenen sistemler.

Peki Su Kanunu yeraltı sularının yönetimini nasıl verimli kılacak, ruhsatlandırmadan ölçüm ve izlemeye kadar hangi somut mekanizmalarla aşırı çekimi sınırlandırarak yeraltı suyu dengesini yeniden kurmayı hedefleyecek? Cevaplayalım:

Su Kanunu Yeraltı Sularının Yönetiminde Ne Kadar Etkili Olacak?

Türkiye’de su kullanım oranları sektörlere ayrılınca Tarımsal sulama %77 oranla lider konumda yer alıyor. Devamında İçme ve Kullanma Suyu %12, Endüstriyel Kullanım (OSB) %11 olarak karşımıza çıkıyor. Yani suyun çoğunluğu tarla ve sera sulamasında kullanılıyor.

Tarımsal sulama neredeyse tatlı su kaynaklarının çoğunu tüketiyor. Özellikle iklim şartları göz önünde bulundurulduğunda bu büyük bir israf. Bu sulamada büyük pay; vahşi sulama veya verimsiz yüzey sulama, açık kanallarda kaçak ve buharlaşma kayıpları, yanlış sulama zamanı ve miktarı, suyu kıt havzalarda suya çok yüklenen ürün desenleri, yeraltı suyunda ölçüm ve denetim zayıflığında. Ayrıca yeraltı sularının kaçak artezyen ve kuyular ile kontrolsüz şekilde kullanılması kuraklık ve su stresinin en büyük nedenlerinden biri.

Hatta 19 Aralık’ta Dünya Kooperatifçilik Günü kapsamında İzmir’de düzenlenen “İzmir Kooperatifçilik Buluşmaları”nda konuşan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay, kuraklık ve su krizinin artık plansız yönetilemeyeceğini vurgu yaparak DSİ’ye kaçak su kuyuları için çağrıda bulundu.

Tugay’ın konuşmasında en dikkat çeken kısım ise şuydu: “DSİ’den alınan verilere göre, İzmir’de ruhsatlı 94 bin civarı kuyu var yerden su çeken. Ancak bunun 4 katı kadar da kaçak kuyu var. Bu hepimizin yüzleşmesi gereken bir şey.”

Benzer şekilde Konya Kapalı Havzası’nda oluşan obrukların, çökmelerin ve yüzey yarıklarının da yeraltı sularının aşırı ve kontrolsüz kullanımından kaynaklandığı biliniyor. Bu ilişki, hem akademik çalışmalarda hem de sahadaki gözlemlere dayalı kurumsal açıklamalarda tekrar eden bir bulgu. (bknz: Spatial-temporal patterns of sinkhole development in the Konya Basin, Türkiye. Implications for susceptibility and time-variant hazard assessment), (bknz: Ürünlü (Çumra-Konya) Çevresinde Yeraltısuyu Seviye Değişimleri ve Obruk Oluşumları)

Peki, Su Kanunu bu konuda nasıl bir önlem alacak? Taslakta yeraltı suları dahil tüm su kaynaklarının tahsisinin havza bazında ve tek elden yapılacağı açıkça belirtiliyor. Bu, bireysel olarak açılan kuyu ve artezyenlerin “fiili kullanım” olmaktan çıkarılıp tahsisli bir hakka bağlanmasını amaçlıyor. Tahsis olmadan yapılan çekimler hukuken dayanıksız hale geliyor.

Kanun taslağının en kritik araçlarından biri su tahsis sicili. Hangi havzada, kim tarafından, hangi amaçla, ne kadar su kullanıldığı kayıt altına alınacak. Su bilgi sistemiyle bu veriler merkezi bir yapıda toplanacak. Bu yapı kurulmadan kaçak kuyuların görünür hale gelmesi mümkün olmadığı için, taslak bu noktayı özellikle vurguluyor.

Ayrıca taslakta, tapulu arazide çıkan suyun yalnızca zati ihtiyaç, içme-kullanma ve belirlenmiş tarımsal ihtiyaç sınırına kadar özel kullanımda kalabileceği ifade ediliyor. Bu sınırların üzerindeki kullanım “genel su” kapsamına giriyor ve devlet tasarrufuna tabi oluyor. Yani artezyen açılmış olsa bile, ihtiyaç fazlası çekim hukuken serbest sayılmıyor.

Yine taslakta açıkça, içme suyu ve stratejik kullanım hariç olmak üzere emniyetli yeraltı suyu işletme rezervinin üzerinde tahsis yapılamayacağı belirtiliyor. Bu ifade, özellikle Konya Kapalı Havzası gibi aşırı çekimin yaşandığı alanlarda yeni kuyu ve artezyen taleplerine hukuki set çekmek için konulmuş bir çerçeve.

Peki, tüm bunlar iyi, güzel hoş da yeraltı sularının tahsis şartlarına uygun kullanılıp kullanılmadığının denetimi nasıl yapılacak? Yani kaçak kuyu nasıl bulunacak!

Taslakta bu işi DSİ’nin üstleneceği ve sayaç, izleme ve veri temelli bir kontrol mekanizmasının olacağından bahsedilmiş. Ayrıca dört katmanlı bir tespit mekanizmasından bahsediliyor.

Taslakta kaçak kuyuların tespiti, sahada tek tek kuyu aramaktan çok kayıt, veri ve denetimin birlikte işletildiği bir sistem üzerinden tanımlanıyor. Su tahsis sicili ve su bilgi sistemiyle hangi havzada kime, hangi amaçla ve ne kadar su hakkı verildiği netleştirilirken, tahsisi olmayan ancak fiilen sulama yaptığı bilinen alanların görünür hale gelmesi hedefleniyor. Havza bazında hazırlanan su bütçeleri ile emniyetli yeraltı suyu işletme rezervi karşılaştırılarak kayıt dışı çekimlerin varlığı teknik olarak ortaya konuyor; denetim yetkisi DSİ’ye bırakılıyor ve sulanan alan büyüklüğü, ürün deseni ile elektrik tüketimi gibi dolaylı veriler üzerinden çapraz kontroller öngörülüyor.

Ancak taslakta sayaç zorunluluğu, anlık izleme altyapısı, ruhsatsız kuyuların kapatılması ve yaptırım sürecinin nasıl işleyeceği açık biçimde tanımlanmadığı için, bu mekanizmaların sahada ne ölçüde etkili olacağı büyük ölçüde ikincil mevzuata ve uygulama iradesine bırakılmış gibi.

Yani özetle, uygulanabilir bir sistem; ancak ne denli sürdürülebilir olur, ne kadar sürede etkili olur, orası muamma. Kesin olan tek şey, kritik ölçekte bir su krizi sorunu var ve her yıl bu kriz daha da derinleşiyor. Eğer doğru adımlar atılmazsa, su 10 yıl içerisinde ulaşılması zor bir lüks haline gelebilir.

O zaman vay halimize…

Hüseyin Mert Acar

Gazeteci, Tarım Yazarı, Dijital Pazarlama ve SEO uzmanı olarak dünyadan ve yerelden; tarımsal üretim ve ziraat uygulamaları hakkında gündeme dair içerikler üretiyorum.

Benzer İçerikler

Abone
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle